Cuma 14 Ara 2018
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • green style
  • red style
  • orange style

Eski Şiirin Rüzgârıyla!

AHMET TURAN ALKAN

Şiir ve şair aleyhtarlığı konusundaki tavrım, eski tâbirle mâlum ve müsellem maddeler arasına girmiş sayılır fakat, “bir şeyi iyi gizlemek isterseniz, onu ortalık yerde bırakınız” öğüdünde hikmet vardır; ortalık yerdeki hükümler, bazen derdini iyi anlatamamış mütearifeler de olabilir: şairlerden uzak durmaya çalışırım çünkü şairle- müteşair arasındaki devâsâ mesafe, zamanla ve hayli tecrübe ile belirginleşen bir aralıktır; kezâ bana göre iyi şiirle, zamâne değerleri bakımından iyi şiir şeyler arasında gördüğüm mühim fark, şiire de

 üfleyerek yaklaşmamı emrediyor. Kendimi yumruk veya darbe mesafesinin dışında tutarak meseleyi mümkün olan en uzak ve ilgisiz yerden, kayıtsız nazarlarla takip etmeye çalışıyorum.
Ben bir divan edebiyatı mütehassısı değilim fakat şu kadarını iyi biliyorum; şiir zevkim, eski şiirimizin âhengiyle yoğrulmuş bulunuyor. Benim için iyi şiir, evvela biraz eskimiş olmalı demektir bu. Katı ve insafsız bir hüküm; istisnaları da var ama bugün istisnalardan bahsedecek değilim. Beyit mimarlığının hayranıyım ben; “Altı üstü birbirine ilintili iki mısrâdan müteşekkil şu basit, mini minnacık yapının mimarlıkla ne ilgisi olabilir ki?” diyenleri de sevmem; zira mimarlık dediğiniz şey de iki basit unsurdan mürekkeptir: Duvarlar ve tavan. Beytin mısraları da bana duvarla tavan gibi görünüyor. Basit fakat elzem; sade fakat derin. Sadedil fakat karmaşık.

Bu adam sihirbaz!

Bu işin mimari tarafı; bir de sihirle ilgili kısmı var; bazı mısra ve beyitlerin basit mimarlığı içine sığınan kelimelerin sıralanışındaki ustalık bende hep sihir etkisi yapmıştır: “Bu adam sihirbaz!”; bu hükmün mübalağalı olduğunu hiç zannetmiyorum çünkü dünyanın her yerinde ve her gelenekte sihrin kelimelerle yapıldığı mâlum-u cihandır. Sihirbazlar kelimelerle oynarlar; şairler de öyledir ve ben şair ve sihirbazlardan uzak durmaya çalışırken geceleri onların, “nasıl olup da böyle yapabildiklerini” deli gibi merak ederim. ışte, bunlar hep bildiğimiz veya üç kuruşluk emekle lugâte bakınca mânâsını hatta mazmununu öğrenebildiğimiz kelimelerdir de aynı kelimeleri rastgele bir sıralama ile bize yazdırıp, “haydi bundan bir mısra yap bakalım” dediklerinde, nedense hiç birimiz o sihirbazların el çabukluğu marifetini gösteremeyiz. Sonradan mısraı okuduğumuzda çarpılırız; çarpılır mıyız?
Ben çarpılırım, çarpılanlardanım; siz de onlardan iseniz bu yazıyı okumaya devam edebilirsiniz; değilseniz, iyi niyet ve sabrınız için teşekkür ederek yollarımızı ayırmak gereken yerdeyiz demektir.

Olur iş değil!..

“Ne” kelimesini biliriz, mâlumdur, “neler” onun çoğulu. şiiriyeti var mı? “Neler neler” diye tekrarlayınca bir şeyler karıncalanıyor mu zihninizde? Tamam, öyleyse siz, “Neler çeker bu gönül, söylesem şikâyet olur” mısraındaki “neler”in, sıradan, fiyakasız ve basit halinden sıyrılarak muhayyileyi dört nala kaldıran mânâ evreninin çekiciliğini takdir edenlerden, başı dönenlerdensiniz demektir. Bir misal daha verelim: Fiilimiz “olmak”. Hani şu yerli yersiz her yere yakıştırdığımız ve işin garibi mânâ cihetiyle bizi yarı yolda bırakmayan şu meşhur fiil. ımdi bunun hangi alelâde kelimelerin harcına katıp da hiç de alelâde olmayan bir mânâ derinliğine yükselebileceğine dikkat kesilelim, aşk ile buyrunuz: “Dil zülfüne dolaştı dedim güldü dedi yar Benzer ki olageldi perişan olacağı”
Olacak gibi değil; aynı mısra içinde olmak fiilinin iki kere tekrar edildiği ve bunun şiirden addedildiği nerede görülmüştür, fakat Necâtî Efendi söylerse böyle söyler işte: Olmak fiilini alır, şiiriyetin zirvesine koyar. Nitekim bakınız bir başka beyitte Necâtî, olmak fiiline başka bir libas giydirmekte: “şöyle oldum ki ecel yastığına baş koyanı Sanırsın uykusu gelmiş memleket sultanıdur”
Ne olmuş; “şöyle olmuş”, “Zannettim ki” dese mânâ bakımından derya-i izzetinden belki bir şey eksilmezdi fakat “olmak”ın şöyle bir efsunlu boyutunu belki asla fark edemez idik. “Bu kadar tesadüf, artık tesadüf sayılmaz” diye homurdanacak olsanız da üçüncü misâl yine Necâtî'den; üstâd bu defa “gibi”ye sultânî kaftan giydiriyor, bakın nasıl: “Bir dahi benim sencileyin padişehim yok, Ey dost senin nice benim gibilerin var”

Kırklar Divanı…

Son örneği Muhsin Macit'in Kırklar Divanı ismini verdiği “Divan şiiri Üzerine ıncelemeler” alt başlıklı küçük deneme kitabından aldım. Buradaki “küçük” kelimesini tahfif mânâsına alanları peşinen ikaz ediyorum; küçük'ün şirin, pek tatlı, pek kesif mânâları da vardır, bu kitap o mânâda küçüktür; 117 sayfa, fakat azizim, Hoca Dehhânî'nin, “Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi / şâd olsun gönli ânın, gönlümi şâd eyledi” dediği hesap, bu küçük kitap gönlümü şâd eylemiştir, zira Muhsin Macit (ki öğünürüm, kudemâdandır ve ahbâbımdır) bu kitabında tam da benim gönlümden, fikrimden geçip de doğru-dürüst ifade edemediğim söz inceliklerini tesbih gibi güzelce ipe dizip, Türkçeyi güzelleştiren ince ve gizli hünerleri okuyucusuna ne güzel de âşikar etmiştir.

Bir ahirzaman ‘Ali Baba'sı

Bakmayınız şair ve şiir aleyhtarlığıma; o benim kabuğumdaki dikendir; pekâlâ bilirim ki, şu alelâde Türkçe ile sihirbazlık etmek isteyenlerin yolu şiirden geçmek zorundadır. Bir lisanı sihir dili haline getirmek ancak çok iyi şairlerin harcıdır ve onlar lisanın bütün kelimelerini kuyumcu terazisinde tartıp çoğu kere ayarını öğrenmek için dişleriyle kazıyarak binlerce, yüz binlerce faydasız tecrübeden sonra, çakıllı dere yataklarının dibine gizlenmiş elmaslar gibi yeryüzüne çıkararak mânâyı kavrama ve zapt etme vasıtası haline koyarlar. Muhsin Macit, bu eseriyle simyâgerlerin topraktan altın yaptıkları gizli mahzene dalmış bir mütecessis; Kırk Harâmiler’in hazine sakladıkları mağarayı “Açıl susam açıl” narasıyla amme menfaatine küşâd etmiş bir ahir zaman Ali Baba'sıdır. Adresime yolladığı kitap, aklımdan geçip de gönlümü okşayan fakat bir türlü ele geçirip zapt edemediğim dil gevherleridir ki, birkaç ekmek fiyatına isteyenin istifadesine tahsis olunmuştur.
Hay eline sağlık Muhsin Macit; Allah ilmini artırsın, ömrünü bereketlendirsin e mi!

Azar azar okuyacaksın ey okuyucu…

Kitapta “Kırklar Divanı” müsemmâsınca bu minval üzre kaleme alınmış 40 adet deneme var. Bu kitaptan benim gibi hazzederek (limonlu ıstanbul akidesini dil üzere koyup üst damağa yapışduruben ağır ağır eritmek ihtiyacıyla) istifade edeceklere filmin sonunu anlatmış gibi davranmamak için şuracıkta daha fazla numune gösterecek ve önünüzdeki lezzet lokmalarınızın sayısını hoyratça azaltacak değilim; “ârife târif ne hâcet” deyip bağlıyorum vesselâm!

Kitap Zamanı, 7 EYLÜL 2009, s.14.