Salı 20 Kas 2018
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • green style
  • red style
  • orange style

Kalbin Dar Sokakları

Recep Demir

“Realiteyi mistisizmle karıştıran, maddeler ve imkânlarla eğlenen çocuk varlığımızı biz daima içimizde saklamışızdır.” diyor Asaf Halet, “Şiirde Ruh Anı” adlı yazısında. Herhâlde kocaman adamlar olsak bile o gizli sayfaları bazen aralamak istiyoruz. Evvel zaman içinde, çevremizde çocukluğumuzu satın alabileceğimiz Affan Dedeler vardı. Peki şimdiki zaman içinde? Çocukluğunun uzun kış gecelerinde, ocak başında dinlediği bin bir renkli hayalle süslü masalları hafıza denilen o karmaşık bohçada belki yarım asır boyunca özenle saklayan bilge dedeler, şimdi neredeler? Etrafını saran dinleyicilerinin önüne, çok uzak diyarlardan getirdiği, değerini ancak erbabının anlayacağı paha biçilmez mücevherleri saçan o gizemli seyyahlar ne zamandır uğramıyor semtimize.

Modern hayat, ne idüğünü bilmediğimiz çok renkli ve sesli bir kalabalığın ortasına atıyor insanı. Pırıl pırıl zekâlarını, hangi sakızın içinden hangi hediyenin çıkacağını hesaplamakta harcayan çocuklar yetiştiriyor. Kapağında “bedava” yazan kola, markalı giyecekler, limiti yüksek kredi kartı, adı yerli kendisi yersiz dizi film kahramanları, mankenler, futbolcular, yeni imajlar, insanı hasta eden fazla kilolar, borsa haberleri, küreselleşme, göstermelik çevrecilik, çok satanlar, en çok izlenenler, basılmaması gereken çimler, reklâmlar, uyarı levhaları, gibi görünümler…
İçinde sürekli koşuşturmak zorunda olduğumuzdan başımızı kaşıyacak zaman bile bulamadığımız, çevremizde örülü bu yüksek ve kalın duvarların ötesine geçmeyi, sakin ve huzurlu bir dünyanın kapılarını aralamayı kim istemez? Şair Muhsin Macit, Ötüken yayınları arasında çıkan Zembil adlı şiir kitabıyla bize o mutlu dünyadan sesleniyor:

Hayal köşkünde durdum,
Gökte bir oyun kurdum;
Yıldızlarla anlaştık,
Kutup yıldızı oldum.

Yaşadığımız kültür yağmasından kurtarabildiği değerleri dil tezgâhında yeniden işleyip, parlatan; Masal Çağı’ndaki Ali Akbaş’la ruh akrabası olan şairin “Masal”, “Körebe” ve “Unutmuşum” gibi şiirlerinde modern hayatın türlü endişelerinden sıyrılıp saadetin izini süreriz. Çocuk yanımızı yeniden keşfeder, kendimiz için de bir yıldız seçeriz. Çünkü:

Ne kadar büyütürsen büyüt insanı
Yine de çocuk kalır o öksüz yanı (Zabit)

Aşk da çocukluk gibi, “yangında ilk kurtarılacak”lar listesindedir şairin dünyasında. Ancak, Aragon’un “mutlu aşk yoktur” sözünü hatırlatırcasına, beraberinde hep olumsuzlukları getirmiştir. Zaten “aşkı olanı ,hüznü olur”. Hüznü çağrıştıran kelimelerle kurulu dekoruyla bu şiirler, bir imkânsız aşkın ifadesidir:

Senin zemheri ayazı kadar
Keskin bakışların var
Benim gözlerimden yıldızlar kayar (Kestane)

Dert yumak yumak oldu sevdam lime lime
Tutuşturuldu ellerime (Gündönümü)

Yollar uzadıkça aşk kanıma girdi
Menzili meçhul yollardayım şimdi (Ara Zamanlar)

Aşkla yoğrulan, böylesine kırılgan bir kalbin sahibi olan şair, “Zabit” şiirinde bir ruh yorgunluğuyla karşımıza çıkar:

Nefi’nin katledilişine içlenen Muhsin Macit
Artık ne kırlangıçların erken göçmesine aldırır
Ne de leyleklerin yanlış diyarlara uçmasına (Zabit)

Ölüm de aşk gibi insanın ezelî problemlerinden biri, Cahit Sıtkı gibi takıntı hâline getirmeye gerek yok diyorsak bile, en azından bigâne kalmanın mümkün olmadığını kabul etmemiz gerek. Bu yüzden ölümden hiç bahsetmeyen şair varsa, şairlik görevini tam anlamıyla yerine getirmemiş demektir.
Zembil’de ise ölümle ilgili dört şiir var.Ecel, güzel tarafından bakınca “muhabbet menziline uçmağa kanat” olabiliyorsa da bu, pek kolayca göze alınabilecek bir durum değildir şair için. Çünkü “pîrine tayy-ı mekân Muhsin’e sırat ölüm” diyerek ürperir. Ölüm gerçeğinin rindâne bir ruh hâliyle karşılamak isteyen şairin bu mistik tarafı, şiirini besleyen tarz-ı kadimle izah edilebilir. Fakat bu ölüm şiirlerinden bence en güzeli olan “Kiracı”da, kendisini mezarda hayal eden şairin biraz da durumun “vehametini” görmezden gelerek,

Hücumuna uğradı börtü böceğin kellem
Beynimin duvarına tık tık vurdu bir yılan
Ev sahibi sandım da güldüm bıyık altından

diye ölümle şakalaşması bana daha ilgi çekici geldi.
Şiir dünyasında hep kişiler yer alır Muhsin Macit’in. Zembil’deki şiirleri kişilere göre tasnif edersek, neredeyse dışarıda kalan şiir olmaz: Ben sevgili (ölüm ve aşk şiirleri) ; çocuklar (Masal, Körebe, Unutmuşum… ); anne-baba ve başkaları (Gül Anam, Baba, Şehzâde Bayezit… ). Şairin eşyayı âdeta görmezden gelerek (Zembil adını bir anlık unutalım) böylesine insan merkezli olmasının sebebi nedir? Fırçasını sadece insan suretleri çizmekte kullanan portre ressamları gibi, eşyaya bu kadar mesafeli duruşu neden kaynaklanıyor? Herhâlde eserinde birkaç yerde adını zikrettiği, hatta kendisinden “dil almak” arzusunda olduğu anlaşılan Şeyh Galip’in “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen” mısraının ifade ettiği dünya görüşünden hareket edersek şairin durduğu yeri daha iyi tespit edebiliriz. İnsana hoşça bakan şairdir Muhsin Macit. Bu yüzden Zembil’i okurken çocuk olur annemizin saçlarını koklar, babamızla acıklı türkülere ağlarız. Çocukluğumuzun elinden tutup uçurtmalara, yıldızlara, öksüz arkadaşlarımıza mendil sallarız. Bütün bunlardan sonra S adlı şiirin, Zembil’de farklı bir dikkatin ürünü olarak yalnız kaldığını söylememiz gerekir. İnsanın halleri dışında, şeylere yönelen bu dikkatin, yeni şiirlerde dile gelmesini bekliyoruz.
Zembil’de biçim bakımından kendisini en çok hissettiren unsur kafiyedir. Bu, Divan Şiirinde Ahenk Unsurları adlı bilimsel eseri yayımlanan şair için çok tabiîdir. Halk ve daha çok divan şiirimizden alabildiğine yararlanan şairin eserinde, kafiyeden ödün verilen şiir, yok gibidir.

Bunun güzel örneklerinden biri Gül Anam’dan:

Gül Anam
Düşte görür oğlunu feleğe tebbet okur
Gözü yollarda her dem ne gelen var ne giden
Taş basarak bağrına tezgâhta sabır dokur
Oğlum gelecek diye zembilde gül kurutur

Ancak bu kafiye severlik, şiiri tamamen biçime yaslayacak ölçüye varmaz. Meselâ gazel tarzında söylediği şiirler bile, bu eski nazım şeklinin vezin ve kafiye özelliklerini taşısa da ses ve duyarlık olarak yenidir. Bu gazeller, eskiyi canlandırmak için dilin zorlandığı, biçim tuzağına düşülen örnekler değil, günümüz okurunun zevkine hitap eden şiirlerdir:

Yakut rengi akşamlar inince aşk dağına
Hüznün ak küheylânı girdi deli çağına    (Hüzün Gazeli)

Bir yanı Karacaoğlan ve Şeyh Galip gibi eskilerden, bir yanı Ali Akbaş ve Külebi gibi yeni şairlerden gelen esintilerle dolu; Zembil’inde biraz aşk ve insan sevgisi, biraz korku ve ümit biriktiren şairi bu ilk şiir kitabından dolayı tebrik ediyoruz.

Türk Edebiyatı, 368 (Haziran 2004), 66-67.