Salı 20 Kas 2018
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default style
  • blue style
  • green style
  • red style
  • orange style

Hükümdar, Şair Trajedi Kahramanı: Karakoyunlu Cihânşâh

Emin KIRKIL

Muhsin Macit
Karakoyunlu Hükümdârı Cihânşâh ve Türkçe Şiirleri
Garfiker Yayınları, 2002, 210 s.

Moğol istilasından sonra bugünkü İran, Azerbaycan ve Türkiye topraklarında ortaya çıkan devletler hakkında bilinenler siyasi tarih araştırmalarıyla sınırlıdır. İlhanlı ve Timurlu devletleri ile bunların halefleri olan Türk siyasi teşekkülleri hakkındaki çalışmalar, ülkemizde oldukça ihmal edilmiş bir konudur. Oysa Anadolu’daki Türk tarihinin gerek siyasi gerekse kültürel gelişimi, adını andığımız bu devletlerin kurulmuş olduğu sahadaki gelişmelerle yakından ilgilidir. Nitekim merhum İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı teşkilatının izahına bir merhale olmak üzere, yıllar önce kaleme aldığı Osmanlı Devleti Teşkilatına Medhal adlı eserinde bu devlet teşkilatına geniş yer ayırmıştır. Daha sonraki çalışmalarda ise bu ilişki hemen hemen ihmal edilmiştir. Mükrimin Halil Yınanç ve Faruk Sümer’in büyük bir vukufla yaptıkları siyasi tarih çalışmaları da daha sonra konuyla ilgilenenler tarafından hep tekrar edilmiş, kültür ve sanat faaliyetlerine ilişkin yeri geldikçe değinilen konuların dışında ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır.

Bu nedenle Muhsin Macit’in Karakoyunlu Hükümdârı Cihânşâh ve Türkçe Şiirleri adlı çalışması, ilk başta kapak kompozisyonu ile bir tarihçi olarak bende heyecan ve merak uyandırdı.
Eser, giriş dışında üç bölümden oluşmaktadır. Girişte yazar, Karakoyunlular döneminde sanat hayatını ele almış ve Herat-Tebriz-İstanbul hattındaki kültürel iletişim ve etkileşim çerçevesinde konuyu işlemiştir. Muhsin Macit dönemin özelliklerini anlatırken Karakoyunlularla ilgili kaynaklar yetersiz olduğu için büyük ölçüde Akkoyunlularla ilgili kaynaklardan, özellikle de John E. Woods’un 300 Yıllık Türk İmparatorluğu Akkoyunlular adıyla Türkçeye de çevrilmiş olan eserinden istifade etmiştir. Kaynaklardaki bilgilerin kısıtlı olmasına rağmen Cihânşâh’ın şahsında sanat, sanatkâr ve hükümdar arasındaki ilişki net bir şekilde ortaya konulmuştur. Herat-Tebriz-İstanbul hattındaki oluşumların birbirleriyle olan irtibatları, esasen, şiir, mimari, hat ve nakış sanatlarının tarihî gelişiminin izahı için de gereklidir. Nitekim Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı adlı romanında körlük ve hafıza ile ilgili üç hikâye vardır (s. 92–3). Bunlardan “Elif” başlığı altındaki ilk hikâye sözde Nefahatü’l-üns’ten nakledilmektedir. Nefahatü’l-üns’te bulunmayan, tamamen kurmaca olan bu hikâyede Cihânşâh’ın sarayında bulunan Şeyh Ali Tebrizî adlı bir nakkaşın yaptığı eseri daha sonra Uzun Hasan’a takdim edişi ve Otlukbeli Savaşından sonra eserin Sultan Fatih’e kalışı anlatılmaktadır. Aslında kurmaca bir tür olan romanda anlatılan bu hikâye, o dönemdeki sanat faaliyetlerini ve hükümdar-sanatkâr ilişkisindeki hassas çizgiyi anlatması bakımından oldukça önemlidir. Cihânşâh’la ilişkisi bakımından kayda değer bulduğum bu hikâye, herhalde Muhsin Macit’in dikkatini çekmemiş olmalıdır.
Birinci bölümde Cihânşâh’ın hayatı, dinî-mistik evreni ve şairliği ele alınmıştır. Cihânşâh’ın siyasi ve askeri müdahaleleri anlatıldıktan sonra, onun edebi kişiliğinde rol oynayan Şiiliği ve Hurufiliği üzerinde durulmuştur. Bu konular üzerinde yoğunlaşan yazar büyük ölçüde M. Fuat Köprülü, Abdülbaki Gölpınarlı ve Ahmet Yaşar Ocak’ın eserlerinden istifade etmiştir. Bilindiği gibi sufiyane şiir geleneği divan edebiyatımızda oldukça geniş yer tutar. Bu tarzın gelişiminde etkin isimler olan Nesimî ve Fazlullah Hurufî’nin hiç olmazsa şairane söyleyişte Cihânşâh’ı etkilemiş oldukları anlaşılmaktadır. Türk tarihi açısından birince bölümün en önemli yönü, Cihânşâh’ın ve dolayısıyla Karakoyunluların Şii, Akkoyunluların da Sünni olup olmadıkları konusunun ele alınmasıdır. Minorsky başta olmak üzere pek çok araştırmacı kaynak göstermeden böyle bir değerlendirme yapmaktadır. Kaynaklarımız bu konuda net bir bilgi vermemekle birlikte, Devletşâh Tezkiresi’nde Cihânşâh’ın, Matlau’s-sadeyn’de ise babası Kara Yusuf’un itikadının zayıf olduğuna dair birer cümle geçmektedir. Muhsin Macit, dönemin karmaşık manzarası içerisinde XV. yüzyıl Türkmenleri arasında Sünni-Şii ayrımının tespit edilmesindeki zorluğa dikkat çekerek, esasen bu iki topluluğun inanç düzeylerinin birbirlerinden çok farklı olmadığını, aralarındaki ihtilafların siyasi nedenlerden kaynaklandığını ortaya koymaktadır.
Cihânşâh’ın şairliği ile ilgili kısımda onun Hakîkî mahlası ile Farsça ve Türkçe şiirler yazdığını ve bir divanı olduğunu öğreniyoruz. Bir tarihçi olarak Cihânşâh’ın şairliği ve şiirleri hakkında bir değerlendirme yapabilecek konumda değilim. Ancak dikkati çeken bir hususa işaret etmekte yarar var. Muhsin Macit, Hakîkî Divanı’nda bulunan on dört gazelin aynı zamanda Seyyid Nesimî Divanı’nın farklı neşirlerinde de yer aldığını ifade etmekte ve bu şiirlerin Hakîkî’ye ait olduklarını iddia etmektedir. Gerçekten böyleyse bu durumda genel okuyucu tarafından bile tanınan Nesimî’ye şöhret kazandıran şiirler, acaba Cihânşâh’a niçin bir şair olarak şöhret yolunu açmamıştır? Yoksa bu şiirler, Nesimî Divanı’nda dikkati çekmeyecek düzeydeki manzumeler arasında mı yer almaktadır? Bu hususa edebiyat araştırmacılarının cevap vermesi gerektiğini düşünüyorum.
Eserin ikinci bölümü, Cihânşâh’ın divanının incelenmesine tahsis edilmiştir. Bu bölümde divanın yazma ve matbu nüshaları hakkında bilgi veren yazar, divandaki şiirleri nazım şekillerine göre Mesneviler, Gazeller, Tuyuglar ve Müstezadlar olarak tasnif etmiştir. Bu şiirleri incelerken Muhsin Macit, Hakîkî’yi bulduğu imajları sürekli tekrarlayan, sufi terminolojiden yararlanmakla birlikte lirizme ulaşamayan vasat bir şair olarak takdim etmektedir. Acaba hem Nesimî hem de Hakîkî divanlarında yer alan on dört gazelin mahlas beyitlerinde Nesimî adı geçseydi Muhsin Macit aynı rahatlıkla Nesimî’yi sıradan bir şair gibi takdim edebilecek miydi? Hiç sanmıyorum. Çünkü Seyyid Nesimî hakkında okuduğum yazıların ortak noktası Nesimî’nin büyük bir şair olduğu hususundaki ısrarlı sözlerdir. Dolayısıyla şairlerin mahlaslarının okuyucuyu büyük ölçüde şartlandırdıklarını bu örnekten hareketle söyleyebiliriz.
Üçüncü bölümde Hakîkî’nin Türkçe şiirlerinin transkripsiyonlu metni verilmiştir. Nüshalar arasındaki farklılıklar notlarla gösterilmiştir. Keşke şairin Farsça şiirlerinin de tercümesi verilseydi. O zaman Cihânşâh’ın imaj dünyası hakkında daha sarih bir kanaat hasıl olurdu. Şimdilik Cihânşâh’ın Türkçe şiirlerini bir arada görmek de tarih ve edebiyat araştırmacıları için az bir kazanç değildir. Ayrıca metnin sonundaki dizinde Türkçe şiirlerde geçen kelime ve kavramların verilmesi Türk dili tarihi uzmanlarının da işine yarayacaktır.
Muhsin Macit bu özgün çalışmasıyla şair, devlet adamı, sufi ve tam manasıyla bir trajedi karmanı olan Cihânşâh’ı eldeki kaynakların verdiği imkânlar ölçüsünde bütün yönleriyle tanıtmaya çalışmıştır. Bu çalışmasıyla büyük ölçüde alanlarını Osmanlı edebiyatıyla sınırlandıran Eski Türk Edebiyatı uzmanlarının karşısında duran, yeterince irdelenmemiş bir sahanın varlığına da işaret etmiştir. Umarız benzer çalışmalar aynı coğrafyada hüküm süren Celayirli, Akkoyunlu ve Timurlu sultan şairler için de yapılır. Böylece hem siyasal mücadelelerin gölgesinde kalan Herat-Tebriz-İstanbul hattındaki kültür ve sanat faaliyetleri daha ayrıntılı bir biçimde ortaya konulmuş olur hem de hükümdarların sadece devlet adamı kimlikleriyle algılanmasının ne kadar eksik olduğu anlaşılır. Nitekim Muhsin Macit’in bu eseri vesilesiyle Karakoyunlu Cihânşâh’ın ülkesine ülkeler katarken bir savaşçı, Hakîkî mahlasıyla şiirler söylerken sufi bir şair ve asi oğlu Pir Budak’ın öldürülmesine karar verirken sahneyi bizzat hazırlayan bir trajedi kahramanı olduğu öğreniyoruz.

Virgül, 50 (Nisan 2002), 67-68.